31 Aralık 2009 Perşembe

Yine Yeni Yeniden Yeni Yıl

"Bu yazı yeni yıla girerken okunduğunda kalp çarpıntısı ve kronik hastalıklar oluşturabilir. Eşşek kadar sağlam bünyeniz yoksa okumayınız."

YAŞASIN YENİ YIL
 

Eşşeklerin sudan gelmesi çok uzun süren bir süreçtir. Herkes bu sürecin sonunu göremez. Ancak yeni yıl döngüsü pek çok insanın gördüğü bir döngüdür. Bunun yanında içeriği kapitalist bir takım düşünceler beslese de sonuç olarak kocaman dediğimiz o yıl bitmiş ve bizler bir sene daha yaşamış, yaşlanmış oluruz. O yüzden her sene çocuklar, "Yaşasın yeni yıl geldi." diye sevinirken, büyükler, "Nerde o eski yeni yıllar?" diye şarkılar türküler söyler. Tabi bu şahıslar nerede yaşamakta ben bilmiyorum. Yaşasın yeni yıl diye sevinen çocuk mu kaldı bu devirde?

Neyse ne, bu sene çok hareketli geçecek sevgili arkadaşlarım. Herşeyden önce güzellikler bizi bekliyor. Birinci güzellik bu sene Jupiter tüm burçlara bir güzellik yaptığını açıkladı ve yakınlaştığı Ay sayesinde çok mutlu olduğu için, hiç bir burç ayırt etmeksizin şans, para ve mutluluk getirecek. Toptan kopacas gene bu yıl. Yaşasın yeni yıl.

Bilim adına ise çok ilginç gelişmelerin habercisi olabilecek bir yıla giriyoruz. Şimdi ben buraya yazsam şaka zannedeceksiniz ama yine de yazıyorum. Öncelikle benim de ilgilendiğim konu, insan ömrü konusu. Bilim adamları insan ömrünü çok uzun bir sürece uzatabileceklerine inanıyor. Bazıları çeşitli ilaçlar ile destekli yüzde yüz sportif ve mükemmel bir yaşam derdine düşmüş, bir kısım ise ömrü uzatmak adına mucizevi ilaçlar arıyor. Benim düşüncem insan ömrünü uzatmak için kayıtsız şartsız mutlak bir disiplin içine girmeli. Yediğinden, içtiğinden geçtim spor hayatının büyük bir parçası olmalı ki çalışan kesim için çok zor. Bir diğeri de stres ki kim nasıl yenebilir tartışılır. Ayrıca dünyanın durumu ortada. En azından biyolojik olarak. Onun için de bir şey yazmak lazım ama tabi kim takar şimdi onu...

YENİ YIL YENİLİK GETİRİR
Bir diğer yılın olayı iki bin on yılında aşkı parayla satın alabilecek olmamız. Hayır hayat kadınlarından bahsetmiyorum. Yeni yılda herkes, gelişen kapitalist sistem ve dünya konjoktörü dolayısıyla bütçesine göre bir aşk satın alabilecek. Hem de samimi ve en az bir yıl garantili. Bu da benim bilim kurgu tahminim, hayırlı olsun.

Yeni yıl çok güzel, içim de heyecanlar birbirini dövüyor, fırtınalar Tsunami oluyor inanınız ki. Yeni yıl da eğer çok isterseniz o istediğiniz şeyi yapacaksınız. Çünkü geçen sene yazdığım gibi, yeni yıl bolluk, bereket, iyi şans ve her güzel şeyi getirir. Bu rüzgarı arkanıza alıp, "Ya Allah" dediğiniz taktirde dünyadaki bütün kapılar sizlere açılır. Allah sonumuzu hayır etsin.

Ve en önemlisi insanlar iki bin on yılında büyük bir değişim gösterecek. Bilim adamlarının da incelediği denekler sonucunda ulaştığı verilere göre zaten neredeyse ortalama dünyalı bir insan, şu an itibari ile orta çağ akıl seviyesinde. Yani 1000 yıl gibi bir gerilik mevcut. Bildiğin gerizekalı yani. İşte 2010 yılı içersinde bu insanların nüfusu ve nüfuzu artacak, devletler halklarını daha çok uyutacak ve tüm insanlık olarak geriye saracağız. Bu öyle bir şey demek ki, aman aman diyorum...


YIL 2020
Sokak ortasında adam durduk yere yanar mı? Yanıyor işte. Bugün kendi gözümle görmesem inanmazdım ama yanıyor işte, adamcağız yolda yürürken güneş ışınları tarafından alev sardı resmen. Ben de bana nasıl olsa bir şey olmaz diyip bir şapkayla dışarı çıkmıştım halbuki. Bir dahakine şemsiye almazsam kafamı kopartıcam. Eşşeklik bizde ama. İnternetten bas bas yayın yapıyor adamlar, gündüz vakti sıcaklık 76 dereceyi bulabilir diye. Vücutlarımız buna ters reaksiyon gösterebilirmiş. Vücutta terlemeye bile yetecek su kalmazsa sonuçlar felaket olabilirmiş. Bizim umrumuzda bile değil. Sanki yanmamız gerekiyor illa ki! Yok efendim kremimi sürmüşüm, yakmazmış beni. Evet evet yakmaz.. Adam yandı işte, o da öyle demiştir eminim, bana bişey olmaz..

Neyse ki bu yeni ev iyi oldu, her taraf su falan biraz garip bir yaşam tarzı ama, yapacak bir şey yok, teknoloji sonuçta. Hem insan vücudunun dörtte üçü sudur, su da kalmaya alışmak lazım.

Güya kıyamet kopacak diyorlardı, bi nane olduğu yok. Alt tarafı havalar ısındı biraz o kadar... Amerika'nın başına gelenler kimin umrunda? Bizim bu kıta hala taş gibi maşallah, okyanusa kuzey kutbuna yakın olanlar düşünsün. Valla benim hiç bir yere gitmeye niyetim yok! Daha evimi yeni almışım krediyle. Gider miyim? Zaten geçecek diyorlar kimileri, doğa dünyanın kaldırabileceği nüfusu yeniden şekillendiriyormuş. Artık kime nasip kime kısmet bilinmez. Kimileri de yaşadığımız eski doğanın bir canlı olduğunu ve artık ölmek üzere olduğunu söylüyorlar. Ben buna inanmıyorum tabi, öyle şey mi olurmuş..

2010'DA NE VAR NE YOK?
Artık klasikleşen köşemizde yeni yılda ne var ne yok yapıyoruz.

NE VAR?
  • Zerre kadar aşk.
  • Taksitler, yeni vergiler.
  • Bu nasıl iş dediğimiz işler.
  • Akıllarda aynı soru
  • Ebrucuk
  • Consume, Obey, Die
  • Buraya yazan adam
NE YOK?
  • Eski ben. (Bu lafa da hastayım söyliyim.)
  • Zerre kadar aşk.
  • Yeni yeni umutlar
  • Burcumun kişiliğime etkisi
  • Ayşegül ve çağrıları
  • Tatmin edici hal ve tavırlar,
  • Kafamdaki boşlukta değişme
  • 2009

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Topun Önemi

DİPNOT #13
TOPUN ÖNEMİ
Fasulyeden maça girersin ya bazen. Mahalledeki her çocuk bilir sen girdiğinde hiç bir şey değişmeyecek. İşte hayatı da böyle yaşayanlar var. Giriş çıkışlarından hiç etkilenmiyoruz. Kendi hayatlarımıza girseler bile. Bazen de fasulyeden çocuğa acıma iç güdüsü ile pas atılır oynamasına izin verilir. Çocuk sevinir topla koşar falan yüzü güler. Sonra tam topu aldığı gibi vermesi gereken yerde mutlaka bir hata yapar topu kaybeder. Yaşamayı bilmeyen ya da beceremeyen insanlar da bu mahalle çocukları gibidir. Fasulyeden işte.
Bir başkası için çok basit olan bir şey onlar için imkansıza yakındır, kimi zaman imkansızdır. O anda topu kaybetmek çoğu kişi için önemsiz olabilir. Kimileri bilir ki kaybedilen top rakiptedir ve yeterince baskı yaparsa topu çalabilir. Lakin benim gibi oyuncular hep bir başkasının topu kapmasını bekler sonra topu ayağına bekler. Böyle oyuncular genelde her takımda oynayamaz. Onlar daha çok halı saha ya da tek kale adamıdır. Zaten futbolda da başka bir yerde de önemli olan topa sahip olduğun anlar değil, topsuz neler yapabildiğindir. Bir erkek için de en önemli şeyler toplarıdır. Ancak bu başka bir konu.
Sanıyor musun topsuz kaldığında kendi kendine idare edebiliyor olman yeterlidir. Asla. Çünkü etrafındaki herkes, örneğin mahalledeki diğer çocukları ele alalım, senin topla neler yapabileceğini görmek ister. Annen baban topla koşabildiğini görme özlemi içinde seni hazırlar. Aksi takdirde görevleri zaten başarılı olmadığı için eksiklik hissederler. Bazen sen onlardan daha hızlı koşarsan -ki bunu genelde isteseler de olduğu anda belli belirsiz bir sıkıntı oluşur- onları geride bırakman gerekir. Bu da senin kaleye doğru koşarken yalnız kalman demektir. Ki futbol kollektif takım çalışması gerektiren, çaba isteyen bir oyundur. Hayat da aksi değildir.
Ancak her spor branşında olduğu gibi, kimileri var ki onlar, tek başlarına gol atabilmeyi çözmüş tuhaf varlıklardır. Bizler onları seyretmekten keyif duyarız. Zaten kendi kendimize bir bok yiyemediğimiz için genelde onları izleyerek sevinir, üzülür, sinirlenir duygularımızı çalıştırarak pratik yapma imkanı buluruz. Bir gün onlardan biri ile tanışırsak çok mutlu oluruz mesela, ne alaka ise?
Annem mesela der, sanki senin cebine giriyor onun kazandığı paralar. Babam der aslan oğlum kiminle tanışmış, kuzenim var o da vay şerefsiz nasıl yaptın anlat bakalım, gibilerinden. Senin annen başka tepki verebilir tabi, benimki böyle bile demeyebilir. Ama hayat işte gelip geçer bir topun etrafında koşturarak istersen. Ya da bir köşede gelmesini bekleyerek.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Masal

Birgün birisi diğerine demiş ki, burası benim artık sen giremezsin. Ve böylece savaş başlamış, ertesi gün diğerinin sana bunu veririm ama bana bunu vermelisin demesi ile bir başka insanoğlu parayı bulmuş. Çok geçmemiş ki bir diğeri bunları birleştirip bir imparatorluk kurmasın diğerlerinin varlıklarını sömürmesin. Bir iki dünya savaşı ve sayısız savaşın ortaya çıkması elbette ki şaşırtıcı değil bu gidişatla.

Çünkü bir insan demiş ki savaşta ne kadar çok düşman öldürürsen o kadar büyük kahraman olursun, böylece bizler yani teorik olarak biz diyorum insanları kastederek, orta çağda savaşmaya pek hevesliymişiz. Çünkü birinin çok diğerinin az malı varmış, bir dünyaymış gidiyormuş. Sonra antlaşmalar falan, biri demiş ki rönesans yahu, öteki bi de reform yapalım demiş bu din olacak gibi değil. Sonrasında din değişmiş, imparatorlar ant içmiş, İngliz var bi tane mesela Fransa ile savaşmayacağım diyip ertesi sene savaş açmış. Bir sunni Aleviden kız almış, Fransız İspanyol'a kafa tutmuş, binlerce insan ülkemi koruyorum sanmış o savaşta ölmüş.

Sonra, bir adam gelmiş, güçlü kuvvetli inandırıcı birisi. Sen bizim liderimiz ol demiş Yahudinin birisi. Öyle de olmuş. Bir kaç emir gelmiş gökten insanlar bu emirleri uygulamış, lakin kimisi öldürmeyeceksin derken diğeri bu emirler doğrultusunda öldürüyorum demiş. Velakin ölüm gelmiş kapıyı çalmış. Bir yüzyıl böyle geçti bir yüzyıl daha geçmiş, kimsecikler aldırmamış, ben dahil. Aldıracak hal de ortalıkta yokmuş, pek bir eğlenceliymiş savaşmak sonrasında barışır gibi yapmak. Böylesine güzel bir ortam insan sürekli kendini kandırmış.

Uzaylının biri gelmiş üç beş piramit yapmış, insanlık buna şaşırmış olmaz kardeşim demiş. Onu cin çarpmış, şunun içine şeytan girmiş. Onlar bunlar ile uğraşa dursun seni sevgilin terk etmiş benim sınavlarım kötü geçmiş, diğer başbakan bizimkine çomak sokmuş öbürü de diğerine ki baya küçük, ekonomik amborgo koymuş. Siyonistler demiş ki dünya bizim sana ne oluyor, öteki de ben silah üretiyorum bana para verin, sarhoşun biri o gün yolda yürüyormuş bomba düşmüş, üzerinde ne yazsa beğenirsin, özgür dünya limited aş.

Sarhoşun arkadaşı şaşmış bu duruma, Bağdat'taki çocuk hak getire, İsrail'dekini Musa kurtara, bir din edinmiş vatana millete hayırlı ola. Yahudiye göre dini onun milletine özgü, Hitler'e göre bir onun milleti üstün, bana göre herkes eşit, sana göre bir ülke var ki süper, ötede bir kız var ona sorsam inglizler gelse daha öözgür olacaktı. Allah dedim, inanmadılar, namaz kılıyor musun dediler. Kılıyorum dedim kaç rekat dediler. Sana ne dedim. Ben de kendimce idare ediyorum, olmaz şu kadar dediler. Pazar günü çalışmıyor onlar biz de cuma çalışmayalım, ötekisi de ortayı bulsun cumartesi olsun. İdare edelim, yeri gelince arkayı da beşleyelim.

İnsanlık adına insanlıktan çıkmak yakın zamana özgü değil, insana özgü. Kahraman olmak isteyenler her zaman bekler övgü. Sen ben olamayız ama buluruz saklanacak bir kuyu. İstersen açarım daha sonra uzun uzun bu konuyu. Hadi şimdi yat rahat uyu.

24 Mart 2009 Salı

Yazmak Zorunda Olanlar

Serbest yazarlık böyle bir şey olsa gerek, aklına geldiği gibi yazmak. O sırada ne düşünüyorsan, ilk sırada ne varsa onu üç beş kelime ile kağıda sıçratıp rahatlatmak. Sonrasında da kimseye özür dilemeye ya da bir tepki çekmeyi beklemeden yazıp durmak.

Serbest dediysem de rastgele değil elbette, düşündüklerini bir şekilde sınırlamalısın. Yoksa yazı yazı değil hayatına benzer. Karma karışık ilişkiler, duygular, nedenler ve sonuçlar içerir ki, okunması hem anlamsız hem de yorucu olurdu. İşte bu yüzden bizler, hayatlarımızı kitaptan okumak yerine yaşamayı tercih ediyoruz. (Gerçekten çok açıklayıcı oldu bu bizim için.)

Mesela bir de hayatlarını kitap yapıp anlatanlar var. Onların hayatları yukarıdaki kesin ve değiştirilemez yargımı göz önüne alırsak aslında basit hayatlar. Zaten bir insanın kendi hayatını anlatması ne kadar mümkündür? Gerçekten kendi hayatınızı gerçekleriyle ne kadar anlatabilirsiniz? Eğer yerel bir halk kahramanı değilsen, bütün gün melekler ile birlikte yaşamıyorsan günahlarını nasıl anlatabilirsin? Melissa P.? Gevurun dediği gibi get real man! Biraz gerçekçi olun yani demek istiyorum. Ayrıca çok iyi ingilizce konuşurum, bildiğin gibi değil!

Bildiğin gibi olan şey ise, serbest yazarken ben, havuzda serbest stil yüzen bir profesyonel gibi değil de daha çok arkadaşları ile denize gitmiş ve grup içindeki güzel kızı tavlamaya çalışırken değişik yüzme stilleri ve dalışlar geliştiren o aptal çocuk gibi yazıyorum. Ama tabi birileri okumasa yazmanın ne kıymeti var diyeceksin, ben de sen duşta eğlenirken başkasının izlemesini ister miydin diyeceğim. Sanırım problemi çözmüş olduk şimdi.

Şimdi başka hiç bir şeye beş dakika ayırmayıp bu sayfada bu yazılanları okuduğunu varsayarsak, sanırım işin okuma bakımında iyi , aranıp bir şey bulmaya çalışma bakımında ise gereksiz bir şey yapıyorsun. Malesef serbest yazarlığın ve internetin kötü iki ortak yanı var: Birincisi, bedava ikincisi ise…

İşte işin güzel yanı. Asla ikincisini söylemek zorunda değilim. Neden? Bir sorumluluğum yok. İnternetin güzel yanı.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Okusak da anlasak!

Seversiniz sevmezsiniz, bir şey diyemem. Aynı fikirde buluşup saatlerce sohbet de edebilirsiniz. Görmezden gelip feysbuku da açabilirsiniz. Lakin internette birisi 'A' derken diğeri 'B' diğeri de bunları görmesine rağmen rahatlıkla 'C' diyebiliyor. Her zaman ortada olmayı kabul etmiş birisi olarak sizlere üşenmeden yazan, çizen (benim de takip ettiğim) insanların internet adreslerini vermek istiyorum. Araştırmak güzel şey evet, ama birinci kural kendimizi kaptırmamak. Takip etmek, diğer bir görüşün neye dayandığını bilmek ve bunu güzelce eleyebilmek elbette zihinimiz için çok yararlı bir pratik. Bu demek değil ki verdiğim tüm linklerde bulunan yazılar benimle zıt taraftalar. Hayır değiller. Aksine benim üzerimde düşünmediğim çoğu konuya kendi bakış açıları ve tecrübeleri ile yorum getirmiş kişiler.

Sonunda günlük olarak bir şeyleri takip etmeye başladığımızda belki de düşünmeye başladığımızda, hayatımızı çevreleyen o dar çemberi kırdığımızda farkında olmaya başlayabiliriz.

Farkında olmak çünkü basit bir şey değildir. Bir konu hakkında yüzeysel bilgiye sahip olmak onun var olduğunu bilmek yeterli bir farkındalık değildir. Konuya tam hakim olmanız, sizin her açıdan olayı değerlendirebilmenizdir. Eğer İsrail gibi bir ülke Filistin gibi bir ülkeye saldırıyor ve siz arkadaşınıza : ''Olm bence var ya o işin arkasında başka bir iş var ha!'' demeniz sizin ne o iş hakkında ne de başka bir konu hakkında düşünmeye ve farkında olmaya gücünüzün olmadığını göstermektedir. İsrail, Filistin'e girmiştir ve her geçen gün dümdüz etmektedir.. Artık arkasında bir neden falan kalmamıştır. Her şey gayet açıktır. Şimdi burada bahsettiğim konuyu doğru anladığınızı, esas konunun bir ülkenin diğerine savaş açması olmadığını kavradıysanız sizi okumaya davet ediyorum. En azından hobi olarak.


1. Osman S. Börütecene

2. Fikir Atölyesi | Tunç Kılınç

3. Fikribol | Don Kişot

11 Ocak 2009 Pazar

Cehennemin Dibi Kaç Kat

Düşünüyorsun ve öyle varsayıyorsun ki varsın. Birileri önce söyledi diye. Bir bakıyorsun, gerçekten öyle, herşeyi buna göre kıstaslıyorsun sonra. Yaşam biçimini diğerlerine uyduruyorsun ki beğensinler diye. Bir bakmışsın sonra, (aynı bir önceki adımında yaptığın gibi) sevilen biri olmuşsun. Ne için?

Değişiyor yaşam tarzın, hayallerin, ufkun ve çalışma şeklin. Başka bir stilde başka biri gibi yaşıyorsun, günah bildiklerin artık gayet normal şeyler. Bu özgürlükler ülkesinde.